<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zgrkaralar.com &#124; bir karalama defteri işte... &#187; E.D Hikayeleri</title>
	<atom:link href="http://www.zgrkaralar.com/category/e-d-hikayeleri/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.zgrkaralar.com</link>
	<description>günlük yazılar için en iyi mekan işte</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Jan 2012 19:27:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>Engin Dikkulak: Mutlak Mutluluk &#8211; Bölüm 1: Ölü Görünen İnsanlar</title>
		<link>http://www.zgrkaralar.com/engin-dikkulak-mutlak-mutluluk-bolum-1-olu-gorunen-insanlar</link>
		<comments>http://www.zgrkaralar.com/engin-dikkulak-mutlak-mutluluk-bolum-1-olu-gorunen-insanlar#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 20:29:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zgrkaralar</dc:creator>
				<category><![CDATA[E.D Hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[engin dikkulak]]></category>
		<category><![CDATA[hey men what's up =)]]></category>
		<category><![CDATA[mutlak mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[ölü görünen insanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.zgrkaralar.com/?p=297</guid>
		<description><![CDATA[Bu makalede yer alan yazı hikaye öykü herneyse   &#8220;engine giciklik olsun&#8221; Engin&#8216;e aittir.Hikayelerini severim okurum yazılarını düşüncelerinide sevdiğim bir Kardeşimdir Engin. Taksim cumalarında valan filan kisa kesiyorum bunları Yazısını sizinle başlaşmak istedim Seri olarak yazıyı ekleyeceğım hatta E.D Hikayeleri diye bir kategori oluşturdum . O bölüm altında yayınlayacağım ve Enginin bir türlü adam akıllı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a class="lightbox" title="otobus" href="http://www.zgrkaralar.com/wp-content/uploads/2010/01/otobus.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-298" title="otobus" src="http://www.zgrkaralar.com/wp-content/uploads/2010/01/otobus.jpg" alt="" width="274" height="165" /></a>Bu makalede yer alan yazı hikaye öykü <img src='http://www.zgrkaralar.com/wp-includes/images/smilies/icon_biggrin.gif' alt=':D' class='wp-smiley' />  herneyse <img src='http://www.zgrkaralar.com/wp-includes/images/smilies/icon_razz.gif' alt=':P' class='wp-smiley' />   &#8220;engine giciklik olsun&#8221; <strong>Engin</strong>&#8216;e aittir.Hikayelerini severim okurum yazılarını düşüncelerinide sevdiğim bir <strong>Kardeşimdir</strong> Engin. Taksim cumalarında valan filan kisa kesiyorum bunları <img src='http://www.zgrkaralar.com/wp-includes/images/smilies/icon_razz.gif' alt=':P' class='wp-smiley' />  Yazısını sizinle başlaşmak istedim Seri olarak yazıyı ekleyeceğım hatta E.D Hikayeleri diye bir kategori oluşturdum <img src='http://www.zgrkaralar.com/wp-includes/images/smilies/icon_biggrin.gif' alt=':D' class='wp-smiley' /> . O bölüm altında yayınlayacağım ve Enginin bir türlü adam akıllı tutamadığı bloguna buradan ön ayak olacağıma inanıyorum :=)</p>
<p>Neyse Hikaye yazını devamında bu ön yazı işte <img src='http://www.zgrkaralar.com/wp-includes/images/smilies/icon_razz.gif' alt=':P' class='wp-smiley' /> </p>
<p><span id="more-297"></span></p>
<p>Başını dayadığı camdan kaldırdı. Etrafına bakındı yavaşça. Yalnızca içinde bulundukları otobüsün hareketiyle hareket eden insanlar, tarlada hafif bir rüzgarla sallanan buğday dalları gibi duruyordu öylece. Oturduğu koltuğun altında otobüsün kaloriferi yanıyordu. Üstünde de montu olduğu için dışarıdaki soğuk havayı tamamen unutmuştu. İnsanlara baktıkça içi daralıyordu. Onun doğduğu yerde hiçbirşey böyle değildi ki.. İnsan görmekten sıkılacağı hiç aklına gelmezdi. Şimdi, doğduğu yerde de buradaki gibi bir yaşantı vardı belki de, ama onun aklında bambaşka bir yer vardı. Belki de hiç olmamıştı ama o olmasını isteyip hayal dünyasında yaratmıştı bu yeri. Bunu kendi bile bilmiyordu.<br />
Cama tekrar başını dayadı. İnsanlar canını sıkmıştı. Yan tarafında oturan bayana bakıyordu arada. Ve tam beş dakikadır kadının göz bebeklerinin yeri bile değişmemişti. Akıllarında ne olduğunu merak ediyordu. Ne kadar donuklardı bu insanlar. İnsan olduklarından şüphe ettiğinde, kendinin de onlardan biri olduğunun farkında değildi&#8230;<br />
Otobüsün içinde olup bitenleri, daha doğrusu olmayanları izlemekten vazgeçip dışarıya çevirdi bakışlarını. Orada içerdekinin aksine çok hızlı bir yaşantı vardı. Kaldırımda koşuşturan insanlar, karşı şeritte hızla akan araçlar, onlar daha hareketliydi. Ama yine de mutlu etmiyordu onu. Çünkü onlarda da bir monotonluk vardı. Bir kaza olsa kalp atışları hızlanabilirdi. O da tam bunu istiyordu o anda. Neredeyse oturduğu yerden kalkacak, inmek için düğmeye basacaktı. Bir otobüsün bu kadar sıkıcı olabileceğini hiç tahmin etmemişti oysa. Çantasındaki bereye elini attı, içerinin sıcaklığına aldırmaksızın taktı başına. Farklı görünmek, diğerleri gibi görünmemek için yaptı bunu. Arkasındaki adamın ‘cık cık’ sesleri çıkarmasını üzerine almadan yine başını cama dayadı. Kapalı bir yerde başını beresiyle kapatmasına karşı gelecek kadar duyarlı insanlar acaba neden çevrelerine karşı bu kadar duyarsızdı ki?<br />
Burada insanlar öyle gariplerdi ki, yolda yürümenin bile adabı vardı sanki. Yine özlem duymuştu hayal ettiği yere. Ama yine farkında değildi orda durumun daha beter olduğunun. Onun memleketi değil ütopyasıydı orası. Sabah ters istikamette okuluna gitmeye çalışırken trafik aynı şimdi gittiği istikametteki gibi çok sıkışıktı. Okula giderken karşı istikametteki trafik de şimdi eve gitmeye çalışırken karşı istikametteki gibi oldukça güzel ilerliyordu. Sanki herşey onu daha da bunaltmak içindi. Sonunda çevresinden kopup, çantasının fermuarını yanındaki bayana dokunmamaya çalışarak açtıktan sonra çantasından kalın kitabını çıkardı. Okuduğu kitap bir ansiklopedi kadar kalındı. Kitabı biraz okuyunca aslında onun gerçekten bir ansiklopedi olduğunu anladı. ‘Otostopçunun Galaksi Rehberi’ yazarın hayalgücünün ürünüydü. Ama yine de bir ansiklopedi sayılırdı. Çünkü evrenin sırlarını veriyordu.<br />
Okuduğu kitapların da etkisi olmalıydı onun bu günlerde çevresine bakış açısının değişmesinde. Daha önce diğer insanlar gibi davranıp, bu yaşantıda herhangi bir sorun görmezken şimdi herşey çok garip geliyordu. Yanlıştı birşeyler. Bunları kafasından atmaya çalışırken yaptığı şeylerse onu daha da bu düşüncelere itiyordu. Çevreden uzaklaşmak için kitaba daldığında dünyanın farelerce yönetildiğini, insanlarınsa bir araştırmanın parçası olduğunu okudu ve böyle olduğuna inanmasa da dünyada buna benzer birşeyler döndüğü fikrine kendini iyice kaptırdı.<br />
Kitabın bir sayfasını okumak artık ayın dünya etrafında bir tam tur atması için geçen sürenin yaklaşık 7862’de biri (yaklaşık 5 dakika) kadar süresini alıyordu. (Bir insan bir süre zarfını ayın dünya etrafındaki dolanımından yola çıkarak anlatıyorsa, bir de o insan bu hikayenin yazarıysa, kesinlikle konu bir şekilde buna bağlanacaktır. Eğer konu buna bağlanmazsa, anlatımı etkileyici kılmak için yapılmış boş çabadan başka birşey değildir.)<br />
Kitabı okumaya çalışmasının anlamsız olduğunu anlayınca kitabı kapadı ve çantasının üstüne koydu. Çantası biraz genişti ve gri renkliydi. Kucağında kapladığı yer fazla olmasına rağmen onu yanından ayırmıyordu neredeyse hiç. Tekrar başını otobüsün camına çevirdi ve bu sefer camın dışına değil, oradaki yansımasına baktı. Kendini incelemeye başladı sonra. Kaşlarına kadar gelip sola doğru bükülen saç uçlarına baktı. Saç renginin ne olduğunu şimdiye kadar öğrenememişti. Çok da önemi yoktu ama kendisini tasvir etmek için illa da bir renk söylemesi gerektiğinde dışkı rengi dememek için kendini zor tutardı. Bu yüzden soranlara kahverengi derdi. O güne kadar kaç kişinin sorduğunu hiç düşünmemişti ancak palindromi (altı parmaklılık) hastalığı olan bir insanın parmak sayısını geçmezdi herhalde. Gözleri maviydi ve biraz iriydi. Üstünde lacivert bir mont vardı. O montun cep sayısı ise palindromi hastalığı olan bir insanın parmak sayısından yeterince fazlaydı. Altında da paçalarını kıvırmak zorunda kaldığı, yoksa yürürken ayakkabısının altına dolanan bir siyah kot pantolon vardı. Pantolonu bir terziye götürüp, kitabının bir sayfasını okuması için geçen sürenin yaklaşık üç katı bir sürede boyuna göre ayarlatabilirdi ama çok zor geliyordu ona bunu yaptırmak nedense.<br />
Camdaki yansımasına bakarken aklına çok alakasız bir şekilde önceden okuduğu bir kitap geldi. Okuduğu kitabın adını hatırlayamasa da kitaptaki ana kahramanın cinsiyetinin, kitabın ortalarına doğru yeni anlaşıldığını hatırladı. Yazarın bunu bilinçli yapıp yapmadığını araştırmıştı ve bunu bilinçsizce yaptığını farkettiğinde kitabın sonunu getiremeyecek kadar tiksinmişti o kitaptan. Ancak yine de kendini zorlayıp bitirmişti.<br />
Bakışlarını camdaki yansımasından gökyüzüne doğru çevirdi cinsiyeti kendisi doğmadan 4 ay önce belirlenmiş genç. Otobüs yolculuğu öyle uzun sürmüştü ki gökyüzündeki ayın parlaklığı bile bunun farkında gibiydi. Aya bakınca kafasındaki soru işaretlerinden biri daha geldi aklına. Ay dünyanın etrafında dönüyordu. Dünya da güneşin etrafında dönüyordu. Güneşse kendi etrafında. Bilinen buydu ancak ya gerçek bu değilse? Bu soru beynini çok kurcalıyordu. Belki de Dünya merkezli bir sistem vardı ve Dünya sabitken geri kalan herşey dönüyordu. Yolda ilerleyen otobüsün sabit olduğunu ve geri kalan herşeyin yanından geçerken otobüsün ilerliyormuş gibi göründüğünü düşündü. İşte ona gerekli olan açıklama buydu aslında. Dünya’nın sabit olduğunu bu şekilde iddia edebilirdi. Gelileo Dünya’nın yuvarlak olduğunu söylediğinde en azından onu yargılayacak insanlar vardı. Ama şimdi kendisi böyle birşeyi kime söyleyecekti ki? Bu monoton insanlara mı? Onu yargılamak bir yana, sesine kulak veren olsa kendini şanslı sayardı. En iyisi böyle bir düşünceyi kendi içinde yargılamaktı.<br />
Dediğinin doğru olduğunu ispatlayabilmek için aklına okulda gördüğü Güneş Sistemi maketini getirdi. Orada Güneş demir çubukla sabitlenmişti. Eğer o demir çubuğu Dünya’ya geçirmiş olsaydı sistemi kendi istediği biçimde kurabilirdi. Ancak o anda iddiasının çok basit olduğunu anladı. Aslında sabit nokta diye birşey yoktu. Demir çubuğu nereye geçirirse orası sabit nokta olurdu. Eğer demir çubuğu Ay’a geçirirse, kitabının bir sayfasını okuması için geçen süreyi anlatmak için Dünya’nın Ay etrafındaki dolanımından yola çıkması gerekirdi. Kendi iddiasını çürütmüştü ancak çok daha büyük bir iddia ortaya atmıştı şimdi. Bu tür düşünceler kafasında dolanırken trafik biraz da olsa açılmıştı ve otobüs hızlanmaya başlamıştı. Önlerindeki köprüyü de geçtiklerinde yolu yarılamış oluyordu.<br />
Otobüse yeni binen insanlar otobüsün arkasına doğru ilerledi ve orta yaşlı bir bayan yanındaki bayanın yanında ayakta yerini aldı. Bir kez gözgöze geldiklerinde oturduğu yeri ayaktaki bayana vermek zorundaymış gibi hissetti kendini. Başına bere taktığı sırada arkasındaki adamın cık cık sesi çıkarması geldi aklına ve şimdi sanki adam da onu kaldırmak için bakışlarıyla sırtını deliyormuş gibi hissetti. Direndi tüm bakışlara rağmen. Bakışlarını başka yöne çevirdi ve insanların neden mutsuz göründüklerini düşünmeye başladı.<br />
Bir toplumun tamamının mutlu olabilmesi için nasıl bir sistem geliştirilebilirdi acaba diye aklından geçirdi. Birçok düşünür bu konuda görüşler ortaya atmıştı. Bir çok filozof ütopyasını yaratmıştı. Hepsi mutlak mutluluk arayışı içindeydi. Uçan balonunu elinden kaçırmış bir çocuğun balonun ipine doğru uzanırken beslediği umut gibiydi toplum için sonsuz mutluluğu yakalama umudu. Tüm düşünürlerin araştırmalarında ve çabalarında tek bir ortak yan vardı, o da düşünmeleriydi. Öyleyse mutluluğu yakalamada en önemli şey düşünmekti. Hatta düşünmek var olması gereken tek şeydi. Onun dışındaki herşey mutluluğu bozuyordu. Öyleyse insanların yalnızca düşüncelerinin var olduğu bir dünya yaratıp orada gerçekten mutlu olup olamayacağını düşünmeliydi.<br />
Artık trafik yoktu. Otobüsün şoförü saatlerdir yolda olmanın verdiği sinirle ve yolu boş bulmanın verdiği heyecanla otobüsü daha da hızlandırdı. Köprüye çok az kalmıştı.<br />
Düşüncenin olması için bir de beyin gerekir. Beyin insan mutluluğunu bozan bir faktör müdür bilinmez ama beyin gerektirmeyen bir düşünce biçimi geliştirmenin şart olduğunu düşündü hemen. Bunu düşünürken beyninin yüzde kaçını kullandığını düşünmeye başladı şimdi de. Yıllardır süregelen bir söylenti vardı. İnsan, beyninin yüzde üçünü kullanır, yüzde beşini kullanır gibi. Madem bu kadar ufak bir kısmını kullanıyoruz o hâlde beyin gereksiz diye kafasında konuyu kapattı. Ne kadar basit düşündüğünün farkındaydı aslında. Ama bu yol başka türlü çekilmezdi ki. Zamanı bu şekilde geçirmek eğlenceliydi. Sadece düşünceler var olacaksa ve bu düşünceler bir beyin içinde olmayacaksa, düşünceler yer kaplamayacak demekti bu da. -Bunun tam aksini iddia edenleri de duymuştu. Düşüncenin kütlesi olduğunu, hatta düşüncelerimizi yoğunlaştırırsak bir çekim kuvveti yaratacak kadar büyük bir kütleye sahip olabileceğini söylüyorlardı. ‘Saçmalık’ diye geçirdi içinden.- Eğer düşünceler yer kaplamayacaksa bir evrene de ihtiyaç yoktu.<br />
Otobüs köprüye girdi ve sol şeritteki kamyonet yavaş olduğu için, şoförün hamlesiyle sağ şeride, tırabzanların bulunduğu şeride, doğru geçti hızla.<br />
Salt düşüncenin nerede var olabileceğini aramaya başlamıştı. Düşüncelerin beyne bağlı olmadığını düşünmesine rağmen düşündükçe başının ağrımasını da bir şekilde açıklamaya çalıştı kendi kendine. Bir açıklama bulamadı tabi ki. Şu an tek istediği salt düşüncenin olduğu bir yerde yanlız düşüncesiyle var olmaktı.<br />
Otobüs sağ şeride geçtiğinde şoför kontrolü yitirdi ve otobüsün ön tekeri kaldırıma doğru çıktı. Kaldırım dardı ama yüksekti. Yüksek olması otobüsün kontrolden çıkmasını daha da kolaylaştırdı ve tırabzanlar da engel olamayınca otobüs yaklaşık otuz metreden, saatte on binde beş ışık hızıyla düşmeye başladı. (Daha önce de belirttiğim gibi bu şekilde bir anlatıma başvurulduğunda yazar bir şekilde bu konuya tekrar dönecektir.)<br />
Otobüsün içinde panik havası vardı. Otobüsün önü aşağı doğru gelmişti, biraz da yan yatmış şekilde aşağı doğru süzülüyordu. Ufak bir hesaplama yaptıktan sonra, denizin otuz metre üstündeki bir köprüden aşağı doğru düşmeye başlayan bir otobüs yaklaşık iki saniye sonra denize temas etmeli diye düşündü cinsiyetini söylemeye henüz vakit bulamadığımız genç. Bir kaza olmasını istemişti az önce. Kaza olmuştu ve insanların kalp atışları hızlanmış görünüyordu. Ayakta duranlar öne doğru devrilmişti. Oturanlardan bir kısmı başını ön koltuğun demirine vurmuş kanlar saçılırken, kimi de kendi yaptığı gibi oturduğu yere sıkı sıkı tutunmuştu.<br />
Geçmek bilmeyen iki saniyenin ardından otobüs suyla buluştu ve tam o sırada şoför ön camdan dışarı doğru fırladı istemsiz bir şekilde. Herkes ileri doğru bir hamlede bulundu aynı anda ama ön camdan fırlayan yalnızca iki kişi oldu. Şoför dışında fırlayan tek kişi, şoförle konuşmayın uyarısına rağmen ona gideceği yer hakkında birşeyler soran adamdı.<br />
Otobüs dibe battıkça içine dolan su arttı. İnsanların bir kısmı panik hâlinde, bir kısmı da yaralı olduğundan kimse dışarı çıkmayı akıl edemedi ve suyun içeri doluşunu izledi. Bir kişi ise hâlâ düşünüyordu. Burada öleceğini düşünüyordu. Ve beklediği gibi de oldu. Otobüsün tamamı suyla dolduğunda hâlâ ön koltuğu sıkı sıkı tutuyordu. Neden hiç hareket etmediğini kendi de bilmiyordu. Ciğerleri suyla dolarken var olan tek şeyin düşüncesi olduğunu anlamıştı. Otobüsteki diğer insanların da yalnızca düşünceleri vardı artık. Mevlâna demiş ya ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol’ diye, otobüsteki ölü görünen insanlar artık göründüğü gibi olmuştu.<br />
Tüm düşüncelerin yanındaydı cinsiyetini şimdi bile bilemediğimiz gencin düşüncesi. Vücutlarından ayrılan tüm düşüncelerin yanında. Burası bir hiçlikti. ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ diye yoğun bir düşünce algılanıyordu o hiçlikte. Birileri burada bile varlığı sorgulamış olmalıydı. Neden tek var olan düşünceyken, var olduğunu algılamak bu kadar zor oluyordu ki?<br />
Bu hiçlikte salt mutluluk olabileceğini düşünürken yeterince iyi düşünemediğini düşündü genç düşünürün düşüncesi&#8230;</p>
<p>Yazarın notu: Okuduğu kitaplar ve hayalgücü yüzünden korkuya kapılan kız; eğer sen de korkularını yazıya dökersen birlikte bir kitap yazabiliriz.<br />
Hikayedeki gencin cinsiyeti erkekti.<br />
Yapılan yorumlara göre devamı yazılacak veya yazılmayacak kısa bir hikayedir bu.</p>
<p>Zgrkaraların notu: Yazını orjinali hem yukardadır hemde <a href="http://www.facebook.com/note.php?note_id=266996561565&amp;comments">http://www.facebook.com/note.php?note_id=266996561565&amp;comments</a> adresinde ulaşabilirsiniz. =)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.zgrkaralar.com/engin-dikkulak-mutlak-mutluluk-bolum-1-olu-gorunen-insanlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

